3 Mart 2013 Pazar

KELEBEĞİN RÜYASI: AŞIK MISINIZ YOKSA HASTA MI?


Onlarca daktilonun arasında olmamıza rağmen neden yazamaz olduk? Siz “yazmak” yerine en çok heves ettiğiniz şeyi koyabilirsiniz. Resim yapmayı, tiyatro sergilemeyi, bir müzik aletini çalmayı, yeni bir dil öğrenmeyi mesela...
Yazmak için fikir, kağıt ve yazı aracı gerekiyormuş filmin geçtiği zamanlarda. Şimdi sadece fikir ve yazı aracı gerekiyor. O araçların onlarcası ise hepimizde var. Peki neden yazamıyoruz? Bu sorunun yanıtını veriyor Kelebeğin Rüyası. Çünkü etrafımızı Muzaffer’in babası gibi insanlar sardı. Azmin değil, bir hevesin peşine düşmenin ayıplandığı; hırsın kutsandığı bir çağda yaşıyoruz. Heveslerimiz bu nedenle mi öldü yoksa? Yazdıklarımıza aşık olmadan yazabilmeyi bırakın; azim gerektiren türlü bahanelerle heveslerimizden kaçıyoruz.

Danteller, çiçekli elbiseler, kabarık etekler, saça iliştirilen küçücük süslü şapkalar, kocaman kurdeleli tokalar, yüksek bel pantolonlar, gaz lambaları… Dönem dizisine dair tüm görsel öğeler var bu filmde. Yemyeşil yapraklarla ilkbahar, bembeyaz bir kış ve sarı sonbahar da… Bir tek filmin hüzünlü atmosferini bütünüyle ortadan kaldıran sıcacık, parlayan güneşli bir yaz sahnesi yok.
En güzel ayrıntılardan biri, filmin henüz başında gördüğümüz hocanın “ilan benim yazıma ne kadar uzak olursa, o kadar iyi” deyişi… Hepimiz bizim emeğimiz üzerinden ve emeğimizi sadece aracılaştırarak başkalarının kazandıklarından rahatsızlık duymuyor muyuz zaman zaman?   
Film bittiğinde Rüştü gibi sebebini bilmediğimiz gizli bir kibrimiz olduğundan  mı ağlayamadık acaba… Belki ağlamadık ama kendi aralarında diğer izleyicileri bazen rahatsız edecek kadar yüksek sesle konuşan, filmdeki kıyafetlere gülen bir grup genç arkadaşımız; filmin ikinci yarısında gıklarını çıkarmıyordu. Böyle bir ateşli grubu bile susturmayı başardıysa öykü, gerçekten “iyi” sıfatını hak ediyor demektir.
Filmin en önemli temellerinden biri de bu yazının başlığında kalan sorular. Aşık mısınız yoksa hasta mı? Bardağın dolu mu yoksa boş tarafından mı baktığınızı gösterir bu soruya vereceğiniz yanıt. Kötü bir şeyi güzel söyleyen insanlara ne de çok ihtiyacımız var aslında. “Hastalığın bile güzel senin. Hasta olmasan seni bana vermezlerdi” diyen birine mesela... Ya da tüm hayal kırıklığımıza rağmen “Sen şiir yazdın, ben aşk mektubu. Demek ki neymiş, kız şiirden anlıyormuş!” diyebilen birine…
Acı ve aşkın şiirin,
Şiirin de hayatın bahanesi olduğu gerçeğini bilerek, kelebeği uykusundan sarsa sarsa  uyandırarak izlemeli filmi…  Son olarak, bir de mümkünse kötü şeyleri güzel söyleyen biriyle birlike… Sarılabilmenin değerini de anladıysanız eğer, film bitince sıkıca sarılın.

*** Kendi adıma filmden çıkardığım en önemli sonuç ise Varlık dergisinde yayınlanan minicik bir öykümün, yazdığım ve ömrüm ve sağlığım el verirse yazacağımı umduğum tüm akademik yayınlardan daha değerli olduğuydu. Hadi bu da öğrencilerimin kulağına küpe olsun: “Bence bir hocaya cevabını bilmediği bir soru sormak, kabalıktır!” 

16 Şubat 2013 Cumartesi

STREET ANGEL ÜZERİNE MİNİK BİR ANALİZ


İçinde İtalyam olan her şey gibi, Frank Borzage’nin sessiz sinemanın önemli eserlerinden biri sayılan Street Angel filmi de çok ama çok güzel.
1928 yılında çekilen film,  Coursera.org’da Scott Higgins'in"The Language of Hollywood: Storytelling, Sound and Color" dersinin ilk ödevi olması sebebiyle yakın bir geçmişte Youtube'a yüklendi. Sinema severler izleyebilir:  

Film hasta annesine ilaç almak için kötü yola düşen, sonra hapishaneden kaçan Angela’nın sokak ressamı Gino ile saf aşkını anlatır.
Her şeyden önce "sözün düşüşü"nün kutsanıp, görselin yükelişinin müjdelendiği bir çağda izlendiğinde insanı tepe taklak ediyor. Çünkü aralardaki ufak, minicik yazılar (küçük cümlecikler) olmasa anlatı derinden sarsılacak:
“Love is like the meales. When it comes, you can not stop it!” (Aşk kızamık gibidir. Geldiği zaman durduramazsın)
“Every great artist paints his wife. Will you sit for your portrait now, signora?" (Bütün büyük ressamlar eşlerinin tablosunu yapar. Şimdi sizinkini çizmem için oturur musunuz Sinyora?)
İlginç ama basit olay örgüsüne ve gereğinden uzun olmasına rağmen (101 dakika) rağmen meraklandırıyor ve izletiyor film kendini. Bir de Angela'nın buğulu gözleri harika. Her an ağlayacakmış gibi olan ama bir türlü akmayan gözyaşları...
Ders kapsamında ise filmin genel özellikleri şöyle sıralandı:
- Görüntülerle ayrıntılandırılmış basit bir öykü,
- Operavari bir melodram,
- Baskın bir görsellikle sunulan aşkın bir aşk hikayesi,
- Zalim gerçek dünyanın belirli aralıklarla müdahale ettiği mutluluk,
- Güçlü bir erkek ve zayıf bir kadın (Görünüş itibariyle... Oysa kimi zaman üstünlük ve güç kadına geçiyor)
Filmde en çok tekrar eden motiflerse pencereler, sis ve bir iletişim aracı olarak sık sık karşımıza çıkan ıslık...
Tabii bu ıslığa alt yapı olan ve filmin belki de en önemli unsurlarından biri olan güzel şarkıyı da es geçmeyelim: O sole mio!

7 Ağustos 2012 Salı

Arka odanın sarışın güzel kadınlarına... 
29/07/2012- RADİKAL 2
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1095724&CategoryID=42

Tarihin Arka Odası' da kendi arka odasındaki eril zihniyeti saklamayan, bilakis cinsiyetçi tartışma döngüsünden beslenen programlardan

Kadın bedeni, medyanın en çok metalaştırdığı figürlerden biri. Medyada kadın görünürlüğünün güzellik, gençlik ve cinsellik kısır döngüsüne indirgendiğini spor- magazin başta olmak üzere tüm haber türlerinden, köşe yazılarından, dizilerden, filmlerden ve reklamlardan tespit etmek mümkün. Kadına yönelik kalıp yargılar ve mitler öyle içselleştirilmiş ki liberal öğretinin savunduğu “sayısal olarak ekranda kadın görünürlüğünü arttırmak” bir çözüm olamıyor. 

Ekranın süsü olmak ya da olmamak 
‘Tarihin Arka Odası’ da kendi arka odasındaki eril zihniyeti saklamayan, bilakis cinsiyetçi tartışma döngüsünden beslenen programlardan. İnsan sormadan edemiyor: Hangi tarih, hangi bilim diye? Ama bu “tagazin” (tarih- magazin ) programının temel argümanı soruya gayet açık bir yanıt veriyor. Medyadaki diğer erkek egemen türler gibi, bu programda da “ciddi işler ve bilim erkeklerin işidir” varsayımı doğrulanmaya ve yeniden üretilmeye çalışılıyor. Bu önermeyi destekleyen maskot da şu sıralar sarışın güzel kadın Selin Barlas! Üstelik o konumundan memnun; bilerek ve isteyerek orada. Zira Türk televizyonlarının en uzun tarih programı olmanın haklı gururunu yaşayan bu enfes yapımda, programın efendisi tarafından “programımızın süsüdür, çok memnunum” diye anılmakta hiçbir beis görmüyor. Kendisine yapılan cinsiyetçi ötekileştirmeye çoğu kez sessiz kalıp annesinin “yabancı” oluşu nedeniyle yapılan yorumlarda daha gür çıkarıyor sesini. 

Arka oda yakışıklısı 
Elime sihirli bir değnek alıp ‘Tarihin Arka Odası’nda ufak bir değişiklik yapmak istiyorum. Şimdi karşımda değerli ve yaşını almış iki duayen kadın tarih araştırmacısı; bir de yakışıklı, genç tarih bölümü mezunu var. Kadınlardan biri “playboy” olarak yaftalayabileceğimiz genç erkeğe “oğlum”, “evet beyefendi” gibi hitaplarla sesleniyor; söylediği her sözle üzerinde hegemonya kuruyor. Erkek ağzını her açtığında kadınların dudaklarında alaycı bir tebessüm, “yine ne saçmalayacak da güleceğiz” diye bakan gözlerinde tecessüs... Erkeğin söylemi sayısal olarak analiz edildiğinde en çok söylediği cümlenin “lafımı bitirmeme müsaade eder misiniz?” olduğu gözleniyor. Erkeğe hitap şekli hep 3. tekil şahısla: “Bak, sen fikrini savunma hakkına sahipsin” gibi... Erkek ise hep 2. çoğul şahısla yanıtlıyor: “Siz”... Kabul edelim; bu manzara televizyon ekranlarında görmeye alışık olmadığımız türden. Çünkü bize kadının genç ve güzelinin, erkeğin ise deneyimli ve yaşlı olanının ekranda değer ettiği öğretildi. Çoğu zaman üzerinde bile durmadığımız, farkına bile varmadığımız, kanıksadığımız cinsiyetçi kodlara alıştık. 

Tarih tekerrürden mi ibaret? 
Özetle medyada kadın çalışan olmak da, medyaya kadın olarak konu olmak da zor. Çünkü kadının medyada var olma çabası, görece ciddi olması beklenen programlarda bile görsel bir süs aracı olarak orada olmaktan öteye gidemiyor. Bana kalırsa kadınların “arka odalar”a kapatıldığı tarihi dönemlerden çok da ilerlediğimizi söylemek mümkün değil. Ne dersiniz tarih tekerrürden mi ibaret? Yoksa medyanın dayattığı kadın rollerine itiraz etmenin, tersine çevirmenin zamanı geldi de geçiyor mu? 

BİLGE NARİN:   İstanbul Arel Üni., İletişim Fak., öğretim görevlisi

26 Nisan 2012 Perşembe

SOSYAL MEDYANIN ALAMETİ FARİKASI: TWITTER

                                                                                Nevsada, Mart-Nisan 2012

“Ne yapıyorsun?” sorusuna güncel yanıtlar vererek tanıdıklarla paylaşma amacıyla kurulan bir internet sitesi Twitter. Günümüzde ise “bugün dünya ile neyi paylaşmak istiyorsun?” sorusuna yanıt veren milyonlarca kullanıcının anlık mesaj paylaştığı popüler bir sosyal paylaşım ağına dönüşmüş durumda. Sitede160 milyonu aşkın kullanıcı günde 90 milyondan fazla mesaj yazıyor.
“Benim şu an ne yaptığımla kim ilgilenir ki?” diye sorabilirsiniz. Oysa Twitter bu sorunun anlamlı olabileceği düşüncesiyle 2006 yılında internet ortamında yerini alan bir sosyal paylaşım sitesi. Sizi takip eden herkesle 140 karakteri aşmayacak şekilde nerede olduğunuzu, ne yaptığınızı, düşüncelerinizi, duygularınızı paylaşabiliyor; başkalarının paylaşımlarını, şarkıları ya da haberlere ilişkin linkleri takipçilerinize iletebiliyorsunuz. Siz bakmayın The New York Times gazetesi yazarlarından Maureen Dowd’un Twitter’ı “sıkılan ünlüler ve liseli kızlar için yeni bir oyuncak” olarak nitelemesine… Site bugün dünya internet nüfusu dikkate alındığında her 10 kişiden 1’ine ulaşan bir sosyal ağa dönüşmüş durumda. Ünlüler, gazeteciler ve nihayetinde siyasilerin de sitede profil sahibi olmalarıyla birlikte Twitter, her geçen gün büyüyen bir sanal cemaate dönüşüyor.
140 karakterle sınırlı bu yeni iletişim biçiminin yerini gelecekte neyin alacağı ise merak konusu. Sözlü ve yazılı kültürün yarattığı evriminin geriye döndüğünü söyleyen araştırmacıların sayısı da hızla artıyor. Kim bilir, belki de insanların sözcükler yerine seslerle anlaştıkları ilk çağlara geri döneceğiz.


Dijital yerliler dijital göçmenlere karşı
İnternetin gündelik yaşamın bir parçası olduğu dönemde büyüyen dijital yerliler Twitter başta olmak üzere sosyal medyaya adapte olmakta hiç zorlanmıyor. Peki kimdi bu dijital yerliler? Hemen açıklayalım… “Dijital yerli” yaşı 18–25 arası değişen internet kuşağını betimlemek için kullanılan bir kavram.  Artık doğan her çocuk bilgisayar, internet, mobil teknoloji ve mp3 player gibi dijital teknolojilerle büyüyor ve “dijital yerli” olarak anılıyor. “Kuşak çatışması” dediğimiz olgu da dijital teknolojilere sonradan adapte olan ebeveynlerle yani “dijital göçmen”lerle, onların teknoloji donanımlı dijital yerli çocukları arasında yaşanıyor. 


Gündelik iletişimde sıklıkla gördüğümüz dijital yerli (çocuk/genç) ve dijital göçmen (baba) tartışması, günümüzün kuşak çatışması olarak karşımıza çıkıyor.

25 Nisan 2012 Çarşamba

AMERİKAN SALATASI VE TAKSİM CUMHURİYET ANITI


Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ile söyleşiden bazı satır başları, tartışılacak bazı ifadeler:
  • Bu ülkedeki mevcut gerilimin kaynağı çok eskilere dayanır. “Felsefenin Tutarsızlığı” eserinin sahibi Gazali, insan aklına değil, nakle inanmıştır. İmam Gazali’nin sözlerini referans edinen pek çok yönetici sorgulamayı yasaklar. İtaat ve boyun eğmeyi vaaz eden bu anlayışı benimser. İbn Rüşd ise “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” adlı eserinde Gazali’nin fikirlerine karşı çıkarak içtihat ve yorum kapısını açmıştır. İnsan aklının özgürleşmesi gerektiğini söylemiştir. Batı İbn Rüşd’ü, Doğu ise Gazali’yi takip eder… Bin yıllık tartışmanın temeli budur.
  • Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmak, onun kusurlarına sahip çıkmak demek değildir. İçinde “sınıf” sözcüğü geçiyor diye, Rıfat Ilgaz’ın ünlü “Hababam Sınıfı” romanı 12 Eylül döneminde yasaklandı.
  • Taksim Cumhuriyet Anıtı Mustafa Kemal yaşarken dikilen tek anıttır. Anıtın dört yüzü vardır. Yalnızca kendisi yoktur o anıtta. Kurtuluş Savaşı’na katılan pek çok kişi anıtta yer almıştır. Kendisinin ardında iki general vardır.  O generallerin üniformaları Rus Ordusu’na aittir. Sovyet generallerdir. Çünkü Ruslar kurtuluş mücadelesinde çok fazla yardımda bulunmuştur. Örneğin Atatürk’ün başında görülen kalpak Anadolu kıyafeti değildir. Kafkas kıyafetidir. Destek için Rusya’dan gelmiştir. Ne ilginçtir ki yıllar içinde Lozan’ı imzalamayan tek ülke olan ABD ile anlaşılmış, savaşta bu ülkeye yardım eden Ruslar düşman ilan edilmiştir. Dünyada ABD dahil hiçbir yerde “Amerikan Salatası” yoktur. Türkiye’nin dışında… 1950’den sonra “Rus Salatası”nın adı bile değiştirilmiştir. Cumhuriyetin kurucu güçleri bir sure sonra silahı maalesef yandaşlarına çevirmiştir.
  • İnönü’nün bu ülkeyi kötü yönettiğini düşünüyorum. Belki ülkeyi savaşa sokmamak önemliydi. Ama diplomatik cambazlığı pahalıya mal oldu. Önceleri Almanya kazanacak diye ordunun eğitimini Almanlar’a bıraktı mesela.
  • Anadolu topraklarında çocuklara “Yezid” ve “Muaviye” isimleri konulmaz… Kerbala Olayı’nı kınamak, acıyı paylaşmak için.


6 Mart 2012 Salı

CİNSİYETÇİ MEDYADA KADIN OLMAK

Nevsada / Ocak-Şubat 2012, Sayı: 1

Medyada kadın çalışan olmak zor. Kadın olarak habere, köşe yazısına, reklama kısacası medya metinlerine konu olmak da zor. Medyanın, bilinen bir deyimle, yaptığı her köftenin maydanozu artık kadın. Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında, internet sitelerinde haberden spora, spordan dizilere, dizilerden reklamlara kadar her şeyde kadının cinselliğine dayalı bir süsleme var. Çoğu zaman üzerinde bile durmadığımız, farkına bile varmadığımız, kanıksadığımız cinsiyetçi söyleme göz atalım bu yazıda.  
Maskülen Medya Dili: Arka Sayfa Güzeli
Kadın habere konu olduğunda erkek egemen söylem kendini hemen belli ediyor.
Hepimizin bildiği bir kadın var hemen hemen tüm ulusal gazetelerimizde: Arka sayfa güzeli… Kadın bedenini metalaştıran, kadını sadece güzellikle özdeşleştiren bu ifadeyi artık hepimiz kanıksadık. En “ciddi” olarak adlandırdığımız gazeteler bile “moda sayfası” adı altında arka sayfayı çoğu kez güzel, zayıf ve mümkünse çıplak kadınlara ayırıyor.

Mecliste Derin Dekolte
Siyasi haberler söz konusu olduğunda durum değişmiyor. Habere konu olan kişi kadınsa, haber “başka türlü” kotarılıyor. Siyasi seçimlerin öncesinde, aday eğer bir kadınsa haberin merkezine "anne oluşu" ve "iyi bir ev hanımı oluşu" gibi kadına özgü özellikleri oturtuluyor. Planları, vaatleri, siyasi ve toplumsal mesajları görmezden geliniyor. Oysa aday erkekse iş yaşamı, hedefleri ve başarıları gündeme getiriliyor.

Eh bir de kadın siyasetçi güzelse, hemen “mecliste derin dekolte” başlıkları, iki kadın siyasetçinin aynı renk ayakkabı giyerek “pişti oldukları gibi içi boş, magazinel siyaset haberleri gözümüze çarpıyor. İşin aslı, herhangi bir mesleği yapan, habere konu olan kişi "kadın" olduğunda medyada mutlaka sıfat olarak karşımıza çıkıyor. Teröristin de kadın olanı “3’ü kadın bilmem kaç terörist” olarak haberleştiriliyor.

Tecavüzün Cinsiyeti
Kadına yönelik sorunlu dilin kullanıldığı diğer bir haber türü tecavüz haberleri. Özellikle muhafazakar sistemlerde seks ve çıplaklığı gösterebilmek adına ruhsat gibi kullanılıyor bu haberler. Mağdurun kimliği deşifre edilip, suçlu korunuyor.

“Erkek Gibi” Oynayalım
Sporun medya dili de tahmin edeceğiniz gibi “erkekçe”. “Türk gencin başarısı” başlıklı bir haber mi gördünüz? Biliniz ki “o genç” bir erkek. Çünkü başarı kadınınsa cinsiyete dair bir ifade mutlaka eklemleniveriyor haber metnine: İşte karşınızda “Türk kızı”, “filenin sultanları”, “potanın melekleri”!

Boşuna değil “büyük” spor yorumcularının, sporu özellikle de futbolu erkek tekelinde görmeleri… En popülerleri “kız takımı gibi oynuyorlar” demekten; “Fenerbahce Sevilla’yı elerse bikini giyerim” diye iddialaşmaktan geri durmuyor.

Reklamlarda Kadın Temsili
Haberler kadar cinsiyetçi bir başka medya metini de kuşkusuz reklamlar.  Deterjan reklamları kadına biçilen ev içi rollerin bir yansıması adeta… Birbirleriyle çamaşır beyazlatmada yarıştırılan kadınlar mı ararsınız, kurtarıcı olarak sunulan teknolojik erkek reklam kahramanları mı? Mesaj ise hep kadınlara yönelik: “Hanımlar, iki çitileyin çamaşırlar tertemiz olsun!”, “Ayşe teyzeden ders alın”, zarif elleriniz bulaşıkla zarar görmesin!

Üstelik daha küçücük yaşta alışıyoruz medyanın dayattığı kadın rollerine. Bir çikolata reklamında 3-5 yaşlarında bir erkek çocuğun evcilik oyunu oynarken, oyundaki karısına “bugün ne yemek yaptın?” diye sorması; aynı yaşlardaki bir kız çocuğun da “dışarıdan söyleyelim” diyerek çikolata sipariş vermesi hepimize sevimli geliyor. Erkeğin para kazanması, kadının ise yemek yapmak gibi ev işlerini üstlenmesi gerektiğini gülerek onaylıyoruz adeta.


Babıâli’de Topuk Tıkırtıları
Günümüzde basın için bir merkez kabul edilen “Babıâli” artık tarih oldu. Gazetecilik plazalardan yapılan bir mesleğe dönüştü. Ama Azize Bergin’in “Babıâli’de Topuk Tıkırtıları” adlı kitabında etkileyici bir uslüp ve ironik bir anlatı ile dile getirdiği medyada kadın çalışan olmaya dair sorunlar da halen devam ediyor.

Medyada Çalışan Kadın Olmak
"Medyada erkek olmak"tan öyle ya da böyle farklı bir "olmak" hali, medyada çalışan kadın olmak.
"Regl dönemleri sorunlu oluyor" ya da "Hamile kalır, işi yarıda bırakır" düşüncesiyle işe dahi alınmamaktır. Sırf bu gerekçelerle, bir işe erkek elemanla aynı anda başvurduğunda, daha ilk dakikadan bir sıfır yenik duruma düşmektir.
Fiziksel ve sözel tacizlere aldırmadan işinizi yapmanız gerekir sonra...
Cinsel haz "nesne"si olarak görülmek; "özne"liğini ispat etmek zorunda olmaktır, medyada çalışan kadın olmak...
Hemcinslerinin bile "kadın estetik gözüküyor diye haberde, reklamda çıplak kullandık!" demesine isyan etmektir.
Yaptığı işle değil giydiği kıyafetle, saçının rengi ile anılmaktır.
Hep daha çok çalışmak, hep daha fazla enerji tüketmek zorunda kalmaktır.
"İçi boş", "lay lay" konularla ilgili yazması beklenmek, ciddi meselelerden uzaklaştırılmaktır.
Genç ve güzelken ekranların yüzü olup, medyamızdaki “anchorman”lerin aksine çoğu kez yaşlanınca gözden düşmektir.
Bir televizyon kanalı, bir başka kanaldan biriyle evlendiğinde “Falanca kanaldan kız aldık” başlıklarıyla anılmaktır. Bir tarafın aldığı, bir tarafın verdiği bir nesne gibi görülmektir.
Velhasıl zordur medyada hem kadın çalışan, hem de kadın olarak konu olmak...

Kaynakça
Aydoğan, Hatice, Medyada Kadın, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 2004.
Bergin, Azize, “Babıâli’de topuk Tıkırtıları”, Epsilon, İstanbul, 2004.
Gökulu, Gökhan, “Kramponlu Mehmetçikler- Medya’da Futbol Haberlerinin Sunumunda Fanatizm ve Milliyetçilik”, Cogito, Sayı: 53,  YKY, İstanbul, Kış 2007.


6 Haziran 2011 Pazartesi

BARTH’I BÜYÜTMEK

06.06.2011
Bu öyküdeki tüm kahramanlar, mekan ve olaylar gerçek yaşamla doğrudan ilintilidir… Hatta bizzat yaşamın kendisidir. Anlatılanlarda eksik kalmış, gözden kaçmış şeyler olabilir. Ancak fazladan eklenen tek bir ayrıntı bile yoktur.

Dört kişiydiler. Barth’ın annesi, güzel manken ve mankeni tavlamak adına bu sohbete katlanan cemiyet yaşantısının bekar iki ünlü erkek siması.
            Arnavutköy’de fiyatların kazıklığını örtecek kadar beyaz olarak tasarlanmış, suyun üzerinde dans eden bir balık restaurantında sohbet ediyorlardı. Daha doğrusu Barth’ın annesi konuşuyor, onun es verdiği nadir anlarda, diğerleri “yaa”, “tabii”, “gerçekten mi?” gibi onaylayıcı ifadelerle bu monologa destek veriyorlardı.
            Barth’ın annesi önce hararetli bir biçimde ünlü bir modacıya hazırladığı tasarımları ve tasarımcı olmanın zorluklarını anlatmaya başladı: “Bazen öğlen saat 3’te işe gidip gece 11’de işten çıkıyorum.” dedi. “11”i öyle bir vurguladı ki, yurdum insanının büyük çoğunluğunun zaten en az sekiz saat mesaisi olan bir işte çalıştığı gerçeği unutuldu adeta. Masadakilerden güçlü bir “aaaaa” sesi yükseldi. Güzel manken kıyafetlerini tasarlayan ve masanın yıldızı konumundaki bu diğer kadına (Barth’ın annesi) dönerek, “Bu arada bir de Barth’ı büyüttün” dedi. Dudaklarını fazlaca büzdüğünden, meali bu anlama gelen cümle aslında şöyle duyuldu: “Buarda bi dı Barth’ı büüttün”… Bu ifade sohbetin geri kalanını büyük ölçüde etkileyecek bir öneme sahipti. Barth’ı büyütenin (annesi) eline masadaki yıldız konumunu sürdürmesi için müthiş bir koz verilmişti. Adeta her cümleyi birbirine bağlayacak, her olayın sonuna eklenecek kilit bir söz… Barth’ın annesi kararlı ve güçlü bir ifadeyle güzel mankenden kendine gelen bu övgü dolu cümleyi hak ettiğini gösterdi: “Barth çok zor büyüdü!” Masadaki herkes başını hızla yukarıdan aşağı doğru sallayarak bu yargıyı tereddütsüz doğruladılar.
            Barth’ın annesi bu zaferin ardından konuyu tekrar yanında çalıştığı modacıya getirdi. “Bana çok güveniyor. Tasarımlarıma, fikirlerime inanıyor. Çok yoğun çalışan biri. Yılın yarısında Milano’da… Eee haliyle burada gözünün arkada kalmaması lazım. Geçenlerde onunla ilgili gazetede bir röportaj yayınlandı. ‘HER ŞEYİMİ KENDİM YAPTIM. Varoşlardan meşhur oldum’ gibi şeyler söylüyordu. Tamamen yalan. Annesi de babası da doktor. Çok zengin bir ailenin çocuğu. Lansmanını yapmak için böyle şeyler söylüyor.  Bu arada gay!” İşte bu son cümle masada atom bombası etkisi yarattı. Toplu halde bir “yaaaaa” sesi yükseldi.  Gözler pörtletildi, ağızlar sinek kaçacak büyüklükte açıldı. Bir kişinin özel yaşamına dair bu gereksiz detayın masadakilerde kara delik teorisi ortaya atılmışçasına merak ve hayret uyandırdığı aşikardı. Barth’ı büyüten, bu devlet sırrını söyleyerek masadaki zaferini bir kez daha kazanmış olmanın haklı gururuyla arkasına yaslanıp başını salladı.
            Bu şaşkınlığın masada yarattığı sessizliği fırsat bilen garson siparişleri almaya başladı. Cemiyet yaşantısının ünlü bekar erkeklerinden biri, Barth’ın annesinin kendisi ve kıyafetlerini tasarladığı manken için seçtiği tumturaklı isimlere sahip yiyecekleri görüp, “Sağlığınıza dikkat ediyorsunuz galiba.” dedi. Güzel manken ağzını bile açmadan Barth’ı büyüten (annesi) “Detoxtayız” diye atladı. “Doğru yaşıyorum. Trans yağları yıllardır yaşamımdan çıkardım. Kendimi bildim bileli sadece zeytinyağı var yemek yaşamımda.” diye ekledi.
            Cemiyet yaşantısının ünlü bekar erkeklerinden bir diğeri “Uzun yıllar balerinmişsiniz galiba. Onun için dikkat ediyorsunuzdur.” dedi. Güzel manken “Siporcu disiplini var zaten sende.” diyerek bu yargıyı destekledi. Barth’ın annesi üçüncü yıldızı da kapmış olmanın haklı gururu ile dudağının kenarıyla gülümsedi. “Bale benim vazgeçilmezim. Barth’ın babası ile evliyken çalışamadım tabii. Sadece Türk erkekleri kıskanç olur sanırdım. Oysa Barth’ın babası da çok kıskançtı. O dönem sadece formumu korumak için egzersizlerimi sürdürebildim. Ondan ayrılınca da balenin hobi olmasına karar verdim. Önce babamın yanında çalıştım. Sonra kendi işimi kurdum. Bir süre sonra ortak almak zorunda kaldım. Hırs yaptım şirketi tek başıma yeniden devralana kadar çalıştım. O işler sarmayınca da tasarımlarımla kendimi baştan var ettim. Yani kısacası: HER ŞEYİMİ KENDİM YAPTIM!” diyerek, kariyer geçmişini kısaca özetledi. Güzel manken yineledi: “Buarda bi dı Barth’ı büüttün” ve masanın yıldızı karşılığını hemen verdi: : “Barth çok zor büyüdü!”
            Duruşları, kıyafetleri ve sohbetteki konumları itibarıyla sadece birer konu mankeni olarak nitelenebilecek erkeklerden biri sordu: “Çizim nasıl başladı peki?” Barth’ın annesi gelen bu pası kültürel sermayesini de ortaya koyabileceği değerli bir fırsat olarak görerek hemen yanıtladı: “Çizim yaşamımda hep vardı. Hem siz babamı sadece iş adamı olarak tanıyorsunuz. Ama o aynı zamanda bir hattat. Kalıtsal olarak da yeteneğim var galiba… Ama hep söylerim; Barth çok zor büyüdü!”
            O masadaki herkes ve hatta yan masada bu keyifli bireysel başarı öyküsüne kulak misafiri olan ben, Barth’ı büyütüyor; bu zor göreve ortak ya da tanık oluyorduk. Ta ki o telefon gelene dek. Barth’ı büyüten svarovski taşlarla kaplı şık kılıfından cep telefonunu çıkardı. Kendinden emin bir ses tonuyla telefonu açtı, karşı tarafın söylediklerini dinledi. “Barth’ı fazla güneşte kalmamak kaydıyla bir saatliğine parka götürebilirsin.“ dedi ve kapattı. Sohbetin baş kısmına yetişemeyen biri, bu ifadeden yola çıkarak Barth’ın bir çocuk değil de parka götürülecek bir evcil hayvan olduğunu düşünebilirdi. Anlaşılan Barth’ı gerçek büyüten (dadısı), Barth’ı büyütenden (annesi) dışarı çıkmak için izin istemişti. Ben de fırsat bu fırsat, içimden sessizce izin isteyerek usulca ayrıldım yanlarından…