26 Nisan 2012 Perşembe

SOSYAL MEDYANIN ALAMETİ FARİKASI: TWITTER

                                                                                Nevsada, Mart-Nisan 2012

“Ne yapıyorsun?” sorusuna güncel yanıtlar vererek tanıdıklarla paylaşma amacıyla kurulan bir internet sitesi Twitter. Günümüzde ise “bugün dünya ile neyi paylaşmak istiyorsun?” sorusuna yanıt veren milyonlarca kullanıcının anlık mesaj paylaştığı popüler bir sosyal paylaşım ağına dönüşmüş durumda. Sitede160 milyonu aşkın kullanıcı günde 90 milyondan fazla mesaj yazıyor.
“Benim şu an ne yaptığımla kim ilgilenir ki?” diye sorabilirsiniz. Oysa Twitter bu sorunun anlamlı olabileceği düşüncesiyle 2006 yılında internet ortamında yerini alan bir sosyal paylaşım sitesi. Sizi takip eden herkesle 140 karakteri aşmayacak şekilde nerede olduğunuzu, ne yaptığınızı, düşüncelerinizi, duygularınızı paylaşabiliyor; başkalarının paylaşımlarını, şarkıları ya da haberlere ilişkin linkleri takipçilerinize iletebiliyorsunuz. Siz bakmayın The New York Times gazetesi yazarlarından Maureen Dowd’un Twitter’ı “sıkılan ünlüler ve liseli kızlar için yeni bir oyuncak” olarak nitelemesine… Site bugün dünya internet nüfusu dikkate alındığında her 10 kişiden 1’ine ulaşan bir sosyal ağa dönüşmüş durumda. Ünlüler, gazeteciler ve nihayetinde siyasilerin de sitede profil sahibi olmalarıyla birlikte Twitter, her geçen gün büyüyen bir sanal cemaate dönüşüyor.
140 karakterle sınırlı bu yeni iletişim biçiminin yerini gelecekte neyin alacağı ise merak konusu. Sözlü ve yazılı kültürün yarattığı evriminin geriye döndüğünü söyleyen araştırmacıların sayısı da hızla artıyor. Kim bilir, belki de insanların sözcükler yerine seslerle anlaştıkları ilk çağlara geri döneceğiz.


Dijital yerliler dijital göçmenlere karşı
İnternetin gündelik yaşamın bir parçası olduğu dönemde büyüyen dijital yerliler Twitter başta olmak üzere sosyal medyaya adapte olmakta hiç zorlanmıyor. Peki kimdi bu dijital yerliler? Hemen açıklayalım… “Dijital yerli” yaşı 18–25 arası değişen internet kuşağını betimlemek için kullanılan bir kavram.  Artık doğan her çocuk bilgisayar, internet, mobil teknoloji ve mp3 player gibi dijital teknolojilerle büyüyor ve “dijital yerli” olarak anılıyor. “Kuşak çatışması” dediğimiz olgu da dijital teknolojilere sonradan adapte olan ebeveynlerle yani “dijital göçmen”lerle, onların teknoloji donanımlı dijital yerli çocukları arasında yaşanıyor. 


Gündelik iletişimde sıklıkla gördüğümüz dijital yerli (çocuk/genç) ve dijital göçmen (baba) tartışması, günümüzün kuşak çatışması olarak karşımıza çıkıyor.

25 Nisan 2012 Çarşamba

AMERİKAN SALATASI VE TAKSİM CUMHURİYET ANITI


Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ile söyleşiden bazı satır başları, tartışılacak bazı ifadeler:
  • Bu ülkedeki mevcut gerilimin kaynağı çok eskilere dayanır. “Felsefenin Tutarsızlığı” eserinin sahibi Gazali, insan aklına değil, nakle inanmıştır. İmam Gazali’nin sözlerini referans edinen pek çok yönetici sorgulamayı yasaklar. İtaat ve boyun eğmeyi vaaz eden bu anlayışı benimser. İbn Rüşd ise “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” adlı eserinde Gazali’nin fikirlerine karşı çıkarak içtihat ve yorum kapısını açmıştır. İnsan aklının özgürleşmesi gerektiğini söylemiştir. Batı İbn Rüşd’ü, Doğu ise Gazali’yi takip eder… Bin yıllık tartışmanın temeli budur.
  • Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmak, onun kusurlarına sahip çıkmak demek değildir. İçinde “sınıf” sözcüğü geçiyor diye, Rıfat Ilgaz’ın ünlü “Hababam Sınıfı” romanı 12 Eylül döneminde yasaklandı.
  • Taksim Cumhuriyet Anıtı Mustafa Kemal yaşarken dikilen tek anıttır. Anıtın dört yüzü vardır. Yalnızca kendisi yoktur o anıtta. Kurtuluş Savaşı’na katılan pek çok kişi anıtta yer almıştır. Kendisinin ardında iki general vardır.  O generallerin üniformaları Rus Ordusu’na aittir. Sovyet generallerdir. Çünkü Ruslar kurtuluş mücadelesinde çok fazla yardımda bulunmuştur. Örneğin Atatürk’ün başında görülen kalpak Anadolu kıyafeti değildir. Kafkas kıyafetidir. Destek için Rusya’dan gelmiştir. Ne ilginçtir ki yıllar içinde Lozan’ı imzalamayan tek ülke olan ABD ile anlaşılmış, savaşta bu ülkeye yardım eden Ruslar düşman ilan edilmiştir. Dünyada ABD dahil hiçbir yerde “Amerikan Salatası” yoktur. Türkiye’nin dışında… 1950’den sonra “Rus Salatası”nın adı bile değiştirilmiştir. Cumhuriyetin kurucu güçleri bir sure sonra silahı maalesef yandaşlarına çevirmiştir.
  • İnönü’nün bu ülkeyi kötü yönettiğini düşünüyorum. Belki ülkeyi savaşa sokmamak önemliydi. Ama diplomatik cambazlığı pahalıya mal oldu. Önceleri Almanya kazanacak diye ordunun eğitimini Almanlar’a bıraktı mesela.
  • Anadolu topraklarında çocuklara “Yezid” ve “Muaviye” isimleri konulmaz… Kerbala Olayı’nı kınamak, acıyı paylaşmak için.


6 Mart 2012 Salı

CİNSİYETÇİ MEDYADA KADIN OLMAK

Nevsada / Ocak-Şubat 2012, Sayı: 1

Medyada kadın çalışan olmak zor. Kadın olarak habere, köşe yazısına, reklama kısacası medya metinlerine konu olmak da zor. Medyanın, bilinen bir deyimle, yaptığı her köftenin maydanozu artık kadın. Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında, internet sitelerinde haberden spora, spordan dizilere, dizilerden reklamlara kadar her şeyde kadının cinselliğine dayalı bir süsleme var. Çoğu zaman üzerinde bile durmadığımız, farkına bile varmadığımız, kanıksadığımız cinsiyetçi söyleme göz atalım bu yazıda.  
Maskülen Medya Dili: Arka Sayfa Güzeli
Kadın habere konu olduğunda erkek egemen söylem kendini hemen belli ediyor.
Hepimizin bildiği bir kadın var hemen hemen tüm ulusal gazetelerimizde: Arka sayfa güzeli… Kadın bedenini metalaştıran, kadını sadece güzellikle özdeşleştiren bu ifadeyi artık hepimiz kanıksadık. En “ciddi” olarak adlandırdığımız gazeteler bile “moda sayfası” adı altında arka sayfayı çoğu kez güzel, zayıf ve mümkünse çıplak kadınlara ayırıyor.

Mecliste Derin Dekolte
Siyasi haberler söz konusu olduğunda durum değişmiyor. Habere konu olan kişi kadınsa, haber “başka türlü” kotarılıyor. Siyasi seçimlerin öncesinde, aday eğer bir kadınsa haberin merkezine "anne oluşu" ve "iyi bir ev hanımı oluşu" gibi kadına özgü özellikleri oturtuluyor. Planları, vaatleri, siyasi ve toplumsal mesajları görmezden geliniyor. Oysa aday erkekse iş yaşamı, hedefleri ve başarıları gündeme getiriliyor.

Eh bir de kadın siyasetçi güzelse, hemen “mecliste derin dekolte” başlıkları, iki kadın siyasetçinin aynı renk ayakkabı giyerek “pişti oldukları gibi içi boş, magazinel siyaset haberleri gözümüze çarpıyor. İşin aslı, herhangi bir mesleği yapan, habere konu olan kişi "kadın" olduğunda medyada mutlaka sıfat olarak karşımıza çıkıyor. Teröristin de kadın olanı “3’ü kadın bilmem kaç terörist” olarak haberleştiriliyor.

Tecavüzün Cinsiyeti
Kadına yönelik sorunlu dilin kullanıldığı diğer bir haber türü tecavüz haberleri. Özellikle muhafazakar sistemlerde seks ve çıplaklığı gösterebilmek adına ruhsat gibi kullanılıyor bu haberler. Mağdurun kimliği deşifre edilip, suçlu korunuyor.

“Erkek Gibi” Oynayalım
Sporun medya dili de tahmin edeceğiniz gibi “erkekçe”. “Türk gencin başarısı” başlıklı bir haber mi gördünüz? Biliniz ki “o genç” bir erkek. Çünkü başarı kadınınsa cinsiyete dair bir ifade mutlaka eklemleniveriyor haber metnine: İşte karşınızda “Türk kızı”, “filenin sultanları”, “potanın melekleri”!

Boşuna değil “büyük” spor yorumcularının, sporu özellikle de futbolu erkek tekelinde görmeleri… En popülerleri “kız takımı gibi oynuyorlar” demekten; “Fenerbahce Sevilla’yı elerse bikini giyerim” diye iddialaşmaktan geri durmuyor.

Reklamlarda Kadın Temsili
Haberler kadar cinsiyetçi bir başka medya metini de kuşkusuz reklamlar.  Deterjan reklamları kadına biçilen ev içi rollerin bir yansıması adeta… Birbirleriyle çamaşır beyazlatmada yarıştırılan kadınlar mı ararsınız, kurtarıcı olarak sunulan teknolojik erkek reklam kahramanları mı? Mesaj ise hep kadınlara yönelik: “Hanımlar, iki çitileyin çamaşırlar tertemiz olsun!”, “Ayşe teyzeden ders alın”, zarif elleriniz bulaşıkla zarar görmesin!

Üstelik daha küçücük yaşta alışıyoruz medyanın dayattığı kadın rollerine. Bir çikolata reklamında 3-5 yaşlarında bir erkek çocuğun evcilik oyunu oynarken, oyundaki karısına “bugün ne yemek yaptın?” diye sorması; aynı yaşlardaki bir kız çocuğun da “dışarıdan söyleyelim” diyerek çikolata sipariş vermesi hepimize sevimli geliyor. Erkeğin para kazanması, kadının ise yemek yapmak gibi ev işlerini üstlenmesi gerektiğini gülerek onaylıyoruz adeta.


Babıâli’de Topuk Tıkırtıları
Günümüzde basın için bir merkez kabul edilen “Babıâli” artık tarih oldu. Gazetecilik plazalardan yapılan bir mesleğe dönüştü. Ama Azize Bergin’in “Babıâli’de Topuk Tıkırtıları” adlı kitabında etkileyici bir uslüp ve ironik bir anlatı ile dile getirdiği medyada kadın çalışan olmaya dair sorunlar da halen devam ediyor.

Medyada Çalışan Kadın Olmak
"Medyada erkek olmak"tan öyle ya da böyle farklı bir "olmak" hali, medyada çalışan kadın olmak.
"Regl dönemleri sorunlu oluyor" ya da "Hamile kalır, işi yarıda bırakır" düşüncesiyle işe dahi alınmamaktır. Sırf bu gerekçelerle, bir işe erkek elemanla aynı anda başvurduğunda, daha ilk dakikadan bir sıfır yenik duruma düşmektir.
Fiziksel ve sözel tacizlere aldırmadan işinizi yapmanız gerekir sonra...
Cinsel haz "nesne"si olarak görülmek; "özne"liğini ispat etmek zorunda olmaktır, medyada çalışan kadın olmak...
Hemcinslerinin bile "kadın estetik gözüküyor diye haberde, reklamda çıplak kullandık!" demesine isyan etmektir.
Yaptığı işle değil giydiği kıyafetle, saçının rengi ile anılmaktır.
Hep daha çok çalışmak, hep daha fazla enerji tüketmek zorunda kalmaktır.
"İçi boş", "lay lay" konularla ilgili yazması beklenmek, ciddi meselelerden uzaklaştırılmaktır.
Genç ve güzelken ekranların yüzü olup, medyamızdaki “anchorman”lerin aksine çoğu kez yaşlanınca gözden düşmektir.
Bir televizyon kanalı, bir başka kanaldan biriyle evlendiğinde “Falanca kanaldan kız aldık” başlıklarıyla anılmaktır. Bir tarafın aldığı, bir tarafın verdiği bir nesne gibi görülmektir.
Velhasıl zordur medyada hem kadın çalışan, hem de kadın olarak konu olmak...

Kaynakça
Aydoğan, Hatice, Medyada Kadın, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 2004.
Bergin, Azize, “Babıâli’de topuk Tıkırtıları”, Epsilon, İstanbul, 2004.
Gökulu, Gökhan, “Kramponlu Mehmetçikler- Medya’da Futbol Haberlerinin Sunumunda Fanatizm ve Milliyetçilik”, Cogito, Sayı: 53,  YKY, İstanbul, Kış 2007.


6 Haziran 2011 Pazartesi

BARTH’I BÜYÜTMEK

06.06.2011
Bu öyküdeki tüm kahramanlar, mekan ve olaylar gerçek yaşamla doğrudan ilintilidir… Hatta bizzat yaşamın kendisidir. Anlatılanlarda eksik kalmış, gözden kaçmış şeyler olabilir. Ancak fazladan eklenen tek bir ayrıntı bile yoktur.

Dört kişiydiler. Barth’ın annesi, güzel manken ve mankeni tavlamak adına bu sohbete katlanan cemiyet yaşantısının bekar iki ünlü erkek siması.
            Arnavutköy’de fiyatların kazıklığını örtecek kadar beyaz olarak tasarlanmış, suyun üzerinde dans eden bir balık restaurantında sohbet ediyorlardı. Daha doğrusu Barth’ın annesi konuşuyor, onun es verdiği nadir anlarda, diğerleri “yaa”, “tabii”, “gerçekten mi?” gibi onaylayıcı ifadelerle bu monologa destek veriyorlardı.
            Barth’ın annesi önce hararetli bir biçimde ünlü bir modacıya hazırladığı tasarımları ve tasarımcı olmanın zorluklarını anlatmaya başladı: “Bazen öğlen saat 3’te işe gidip gece 11’de işten çıkıyorum.” dedi. “11”i öyle bir vurguladı ki, yurdum insanının büyük çoğunluğunun zaten en az sekiz saat mesaisi olan bir işte çalıştığı gerçeği unutuldu adeta. Masadakilerden güçlü bir “aaaaa” sesi yükseldi. Güzel manken kıyafetlerini tasarlayan ve masanın yıldızı konumundaki bu diğer kadına (Barth’ın annesi) dönerek, “Bu arada bir de Barth’ı büyüttün” dedi. Dudaklarını fazlaca büzdüğünden, meali bu anlama gelen cümle aslında şöyle duyuldu: “Buarda bi dı Barth’ı büüttün”… Bu ifade sohbetin geri kalanını büyük ölçüde etkileyecek bir öneme sahipti. Barth’ı büyütenin (annesi) eline masadaki yıldız konumunu sürdürmesi için müthiş bir koz verilmişti. Adeta her cümleyi birbirine bağlayacak, her olayın sonuna eklenecek kilit bir söz… Barth’ın annesi kararlı ve güçlü bir ifadeyle güzel mankenden kendine gelen bu övgü dolu cümleyi hak ettiğini gösterdi: “Barth çok zor büyüdü!” Masadaki herkes başını hızla yukarıdan aşağı doğru sallayarak bu yargıyı tereddütsüz doğruladılar.
            Barth’ın annesi bu zaferin ardından konuyu tekrar yanında çalıştığı modacıya getirdi. “Bana çok güveniyor. Tasarımlarıma, fikirlerime inanıyor. Çok yoğun çalışan biri. Yılın yarısında Milano’da… Eee haliyle burada gözünün arkada kalmaması lazım. Geçenlerde onunla ilgili gazetede bir röportaj yayınlandı. ‘HER ŞEYİMİ KENDİM YAPTIM. Varoşlardan meşhur oldum’ gibi şeyler söylüyordu. Tamamen yalan. Annesi de babası da doktor. Çok zengin bir ailenin çocuğu. Lansmanını yapmak için böyle şeyler söylüyor.  Bu arada gay!” İşte bu son cümle masada atom bombası etkisi yarattı. Toplu halde bir “yaaaaa” sesi yükseldi.  Gözler pörtletildi, ağızlar sinek kaçacak büyüklükte açıldı. Bir kişinin özel yaşamına dair bu gereksiz detayın masadakilerde kara delik teorisi ortaya atılmışçasına merak ve hayret uyandırdığı aşikardı. Barth’ı büyüten, bu devlet sırrını söyleyerek masadaki zaferini bir kez daha kazanmış olmanın haklı gururuyla arkasına yaslanıp başını salladı.
            Bu şaşkınlığın masada yarattığı sessizliği fırsat bilen garson siparişleri almaya başladı. Cemiyet yaşantısının ünlü bekar erkeklerinden biri, Barth’ın annesinin kendisi ve kıyafetlerini tasarladığı manken için seçtiği tumturaklı isimlere sahip yiyecekleri görüp, “Sağlığınıza dikkat ediyorsunuz galiba.” dedi. Güzel manken ağzını bile açmadan Barth’ı büyüten (annesi) “Detoxtayız” diye atladı. “Doğru yaşıyorum. Trans yağları yıllardır yaşamımdan çıkardım. Kendimi bildim bileli sadece zeytinyağı var yemek yaşamımda.” diye ekledi.
            Cemiyet yaşantısının ünlü bekar erkeklerinden bir diğeri “Uzun yıllar balerinmişsiniz galiba. Onun için dikkat ediyorsunuzdur.” dedi. Güzel manken “Siporcu disiplini var zaten sende.” diyerek bu yargıyı destekledi. Barth’ın annesi üçüncü yıldızı da kapmış olmanın haklı gururu ile dudağının kenarıyla gülümsedi. “Bale benim vazgeçilmezim. Barth’ın babası ile evliyken çalışamadım tabii. Sadece Türk erkekleri kıskanç olur sanırdım. Oysa Barth’ın babası da çok kıskançtı. O dönem sadece formumu korumak için egzersizlerimi sürdürebildim. Ondan ayrılınca da balenin hobi olmasına karar verdim. Önce babamın yanında çalıştım. Sonra kendi işimi kurdum. Bir süre sonra ortak almak zorunda kaldım. Hırs yaptım şirketi tek başıma yeniden devralana kadar çalıştım. O işler sarmayınca da tasarımlarımla kendimi baştan var ettim. Yani kısacası: HER ŞEYİMİ KENDİM YAPTIM!” diyerek, kariyer geçmişini kısaca özetledi. Güzel manken yineledi: “Buarda bi dı Barth’ı büüttün” ve masanın yıldızı karşılığını hemen verdi: : “Barth çok zor büyüdü!”
            Duruşları, kıyafetleri ve sohbetteki konumları itibarıyla sadece birer konu mankeni olarak nitelenebilecek erkeklerden biri sordu: “Çizim nasıl başladı peki?” Barth’ın annesi gelen bu pası kültürel sermayesini de ortaya koyabileceği değerli bir fırsat olarak görerek hemen yanıtladı: “Çizim yaşamımda hep vardı. Hem siz babamı sadece iş adamı olarak tanıyorsunuz. Ama o aynı zamanda bir hattat. Kalıtsal olarak da yeteneğim var galiba… Ama hep söylerim; Barth çok zor büyüdü!”
            O masadaki herkes ve hatta yan masada bu keyifli bireysel başarı öyküsüne kulak misafiri olan ben, Barth’ı büyütüyor; bu zor göreve ortak ya da tanık oluyorduk. Ta ki o telefon gelene dek. Barth’ı büyüten svarovski taşlarla kaplı şık kılıfından cep telefonunu çıkardı. Kendinden emin bir ses tonuyla telefonu açtı, karşı tarafın söylediklerini dinledi. “Barth’ı fazla güneşte kalmamak kaydıyla bir saatliğine parka götürebilirsin.“ dedi ve kapattı. Sohbetin baş kısmına yetişemeyen biri, bu ifadeden yola çıkarak Barth’ın bir çocuk değil de parka götürülecek bir evcil hayvan olduğunu düşünebilirdi. Anlaşılan Barth’ı gerçek büyüten (dadısı), Barth’ı büyütenden (annesi) dışarı çıkmak için izin istemişti. Ben de fırsat bu fırsat, içimden sessizce izin isteyerek usulca ayrıldım yanlarından…
            

22 Mart 2011 Salı

Fikret Hakan ve Semir Aslanyürek'le Sinema ve Yaşama Dair...

Bugün İstanbul Arel Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından düzenlenen söyleşide Türk sinemasının usta yönetmenlerinden Semir Aslanyürek ile duayen oyuncu Fikret Hakan konuk oldular.
Fikret Hakan, "Ailenizin varlığını, zenginliği, her şeyinizi kaybedebilirsiniz ama merakınızı kaybetmeyiniz." uyarısında bulundu. Dünyadaki olumlu tek oburluğun merak olduğunu söyleyen Hakan, "ben çok yakışıklıyım, güzelim" diyerek sinema sanatının içinde bulunulamayacağı gerçeğini hatırlattı. "Zorluklara dayanma gücünüz yoksa iyi bir tiyatro/sinema izleyicisi olun. Bu da bir erdemdir." diyerek; hobi sahibi olmanın önemini vurguladı. Çevremizdeki kalabalık arkadaş grubunun, insanların bizi terk etmeye başladıkları dönemde en iyi arkadaşımızın hobimiz olacağını ifade etti. Sinemacı olmayı mazoşistliğe benzeten sanatçı, ekip bulmak için, sansürle mücadele için bir dizi emek verdikten sonra, ortaya çıkan ürüne bakıp da "Bu kadar emeğe değer miydi?" diyenin; yani yapıtı ilk eleştirenin yine kendimiz olacağını sözlerine ekledi. Büyük hayaller kurup, çok azına razı olmamız gerektiğini belirten Hakan, bir şiirle noktaladı sözerini:
"De ki,
Yalnızlıktır aslolan,
Sen ceninken, annen bile dışındaydı."
Yönetmen Semir Aslanyürek, kendisine eleştirel tutumu nedeniyle "deli" dediklerini anlattı nüktedan bir biçimde. Düşünmenin önemini vurgulayarak "Ben de düşünemedim. Ama düşünmeyi denedim. İyi anlamda felç oldum. korkmayın, siz de deneyin." dedi. Heykeltıraş olduğunu da vurgulayan Aslanyürek "Neden taş yontar gibi film yapamıyorum?" diye serzenişte bulunduğunu söyleyerek; "Neden biliyor musunuz?" diye sordu. Yanıtı çarpıcıydı: "Özgürleşmek için. Paradan kurtulmak için. Paranın olduğu yerde vicdan olmaz. Yani vicdanı konuşturmaz para!"
Potemkin Zırhlısı adlı sesiz filmin bir şaheser olduğunu ifade eden Aslanyürek, günümüzde teknolojiye atfedilen olağanüstü değeri de şu sözlerle eleştirdi: "Demek ki teknoloji ile değil, kafayla oluyor işler. Teknoloji ile insanları bir kez şaşırtırsınız. Avatar gibi filmlerin yarattığı şaşkınlık biter, unutulurlar. İnsanları düşünceyle, aşkla şaşırtın. Kalıcı olursunuz."

20 Şubat 2011 Pazar

SEÇİM GÖNÜLLÜLERİ PLATFORMUNA DAİR GÖZLEMLER

Seçim Gönüllüleri Platformu’nun 19 Şubat 2011 tarihinde Levent Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinliğine gözlemlerde bulunmak üzere katıldım. Platform amacını Türkiye’nin yönetiminden memnun olmayan gönüllülerin işbirliği yaparak seçmenleri bilinçlendirmesi olarak özetliyor. CHP’lilerin çoğunlukta olduğu bir oluşum olduğunu söylemek mümkün. Önce eleştirilerle başlamalı:

- Yaşları oldukça büyük, kalın çerçeve gözlüklü, boyalı saçlı, fularlı bir grup kadın ile ressam şapkalı ve yine fularlı bir grup erkeğin homojen bir toplantısı izlemi veriyorlar. Salonda kesinlikle halk havası yok.
- Toplantı boyunca her yarım saatte bir salondan cep telefonu melodileri yükseldi. Üstelik çok  “modern” ve “aydın” kesim, bu görgüsüzlükten hicap duymuyor.
- Gerek sunum, gerekse yazılı ve görsel destek materyallerinde Türkçeye gereken özen gösterilmiyor. Bu da ister istemez oluşumun ciddiyetine ilişkin bir önyargıya neden oluyor. Maddi yazım hataları insanı çileden çıkaracak türden. Gönderdikleri davet içerikli e-posta da dahi “olan çalışmalar” yerine “oaln çalışmalar” yazılmış iki kez. İlk izlenim açısından felaket olarak nitelenebilecek yanlışlar mevcut. Sözlü sunumlar sırasında da “tecrübe edinmek” yerine “tecrübe almak” ya da “aidiyet” yerine “ayıdıyet” gibi ifadeler kullanılabiliyor. Ayrıca görsel malzemenin (çalışmaları özetleyen fotoğraflar) yatay-dikey dikkat edilmeden sunulması, platformun çalışmalarının özensizliğini orta koyan bir diğer örüntü.
- Bir yandan “halka inmek” yerine “halka çıkma”nın öneminden bahsedilirken; etkinlikleri özetleyen sunumlar sırasında halktan “koyun”, “sazan” gibi metaforik anlatımlarla bahsedilmesi “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” diye sorduruyor.  
- Görüş ve öneri bölümünde söz alan hemen herkes kendi bölgesinde ne kadar çok çalıştığını anlatmaktan öteye gidemiyor. Yapıcı bir paylaşımdan daha çok icraatin içinden havası seziliyor.

Bu eleştirilerle birlikte Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı Dr. Erdal Atabek’in konuşmasında dikkat çektiği önemli mesajlar vardı. İşte bazıları:
- AKP piyasanın iktidarıdır. Piyasa iktidarı insana acımaz. AKP dinin iktidarı değildir.
Benim CHP’ye oyum kurumsal bir oydur. Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal fark etmez. (CHP’nin yanlışlardan ders çıkarmamasına, kendini yenileyememesine neden olan en önemli sorunlardan biri bu yaklaşımdır zannımca.)
- Gençlerimiz dijital dünya/küreselleşme tarafından esir alındı. Tepki göstermiyorlar.
- Halka “Ben sana bir şey vereceğim. Ben senden üstünüm. Sen benden bir şey almaya mecbursun” mantığıyla gitmek yanlış. “Ben senden bir şey almaya geldim. Ben senin derdinin ortağı olmaya geldim.” anlayışı gözetilmeli.
- Ordunun bizi kurtarmasını beklemek yanlıştır. Ordunun politikadan elini çekmesi doğrudur. Bunu Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda söyledi. “Ya asker olacaksınız, ya vekil.” dedi.  
Alan çalışmalarında anahtar insanlar bulmaya çalışın.
Konuşmaktan çok dinlemesini bilmek gerek. Karşımızdakini konuşturmamız gerek. Samimi, güvenilir ve sürekli bir ilişki kurabilmek önemli.   

Sonuç itibarıyla, niyetleri ile eylemleri birbirini tutmayan geleneksel muhalefet anlayışını bir adım öteye götürebileceklerine olan inancım maalesef zayıf. Amatör bir ruha sahip olsa da daha profesyonel yapılanmış, gerek medyayla gerekse halkla iletişimi tutarlı ve başarılı muhalif oluşumlara ihtiyaç var.

9 Şubat 2011 Çarşamba

SOCIAL MEDIA WEEK ISTANBUL – 9 Şubat 2011 programından notlar

1.    Sosyal Medya ve Dijital Ekonomi / Arda KUTSAL (Webrazzi)
·         Twitter'a Türkiye’den giren tekil kişi sayısı 1.2 milyon gibi tahmin ediliyor.
·         Facebook’ta 25.9 milyon Türk kullanıcı olduğu tahmin ediliyor. %74.2’si Türkiye’den Facebook’a bağlanıyor. Diğerleri yurt dışından.
·         Sosyal medya “ne yaptığını paylaş” temeline dayanan bir sisteme sahip.
·         Google'a göre 4sq'i Türkiye'de kullanan kişi sayısı 30.000. Daha gideceği çok yol var 4sq'in.
·         Innovative reklamcılık için mecralar sunuyor. Google’ın yaratıcı bir reklamcılık anlayışı var.
·         Facebook işletmelerden reklam bekleyen güzel bir ağ kurdu, twitter’ın nasıl bir reklam anlayışına sahip olacağını yakında göreceğiz. Muhtemelen kişilerin takipçilerine, takip ettiklerine ve yazdıklarına bakılarak hedef kitle sunacak.
·         Dell bunun ipuçlarını verdi. Twitter sayfasında çeşitli kampanyalar sunup, tweet yazanlara fırsatlar sundu.
·         Önce elbette büyük işletmeler yer alacak ama sonuçta sosyal medyadan küçük işletmeler yararlanacak.



2. Sosyal Medya’da Muhalefet Mümkün mü? / Doç. Dr. Aslı Tunç, Serdar Cevher, Dr. Özgür Uçkan
Doç. Dr. Aslı TUNÇ
·         Politik muhalefet neden sana aleme kaydı? Artık 20. yy.ın basınını betimleyen kavramlarla yeni basını anlamak mümkün değil.
·         Gazetelerin Don Kişotvari bir üslupla halkın haklarını koruduğu iddialarına artık kimse inanmıyor.
·         Dev ve hızla hantallaşan medya kuruluşları artık kimsenin sesi olmuyor.
·         İktidar ve denetim mekanizmaları yavaş yavaş el değiştirmekte.
·         İnternet aktivizmi abartılı mı? Gerçek mi?
·         Twitter’sız devrimler olmadı mı?
·         Fransız Devrimi matbua
·         İran Devrimi kaset (burka içine saklanan kasetler)
·         1989 Polonya olayları telefon devrimi miydi?
Her dönemde bir araç vardı.
·         Teknolojik iyimser Gordon Brown: “Twitter çağında Ruanda soykırımı yaşanmazdı” diyor.
·         SİBER-KUŞKUCULAR:
Evgeny Morozov- The Net Delusion
Sosyal medya ve bloglara açıkça dudak büküyorlar ve değişimin mecradan gelmeyeceğini, bazı eylemlerin Batı medyası tarafından bilinçli bir biçimde abartıldığını ve yönlendirildiğini düşünüyorlar.
Tweetler değil, insanlar hükümetleri alaşağı yapar.
“Flickr, Youtube ve Batılı sempatizanlar sayesinde gizli istihbarat servisinin elinde koca bir bilgi havuzu var.” (Evgeny Morozov)
Facebook Eylemciliği: İnsanları bir amaç uğruna buluşturan şey kişisel ilişkilerdir.
İnsanlar ancak çok yakın arkadaşlarının peşine takılarak eylemlere katılırlar.
Oysa sosyal mecralar yakınlık değil ancak yakındaşlık ve tanışıklık sağlar.
Uzaktan bildiği, izini kaybettiği, yüzünü bile görmediği insanlar için kimse kendini riske atmaz.

·         Fransız Marksist Joel de Rosnay’ın “Proneterya’nın İsyanı” adlı kitabı dikkate değer. Proneterya bilgiyi üreten, tüketen, yayan, yeni ve genç bir sınıf. Günümüzde, İnfo-kapitalistlerle proneterya karşı karşıya.
·         Sanal alemde çakan muhalefet kıvılcımları Tunus ve Mısır’la başlamadı. 2004 Irak, 2004 İspanya, 2007 Belçika, 2009 İran…
·         Protestolara katılanlar çok kolay fişlendi İran’da. Yani İran’da sosyal medya açısından bakıldığında tam tersi sonuç doğurdu. Yani bütün bu olaylar siyah ya da beyaz olarak okunamaz.
·         “Günümüzde internete bağlı olmak, bir gruba ait olmaktan çok daha önemli.” Michel Serres

Dr. Özgür UÇKAN
·         Sadece sosyal medya ile muhalefet mümkün değil ancak sosyal medyasız da mümkün değil.
·         İnternet henüz sessiz sinema döneminde. Neler geleceğini bilmiyoruz.
·         İran’da, Nida olayında, KİTLENİN MEDYASI KİTLE MEDYASINA GÖRÜNTÜ SAĞLAMIŞTIR.
·         İnternet artık televizyon reklam hacmini de geçiyor.
·         Sızıntı gazeteciliğinin 2000 yıllık bir tarihi var. Ama bu kadar büyük çapta belge sızması yok geçmişte.
·         Bir arabayla zor çıkacak belgeler bir flash diske sığıyor.
·         Arthur Kroker yaşananları Prag Baharı esprisinden hareketle Arap Baharı olarak niteliyor.
·         Genç ve eğitimli işsizlik ve ayyuka çıkan yolsuzluklardı Tunus’u ayağa kaldıran. Elbette wikileaks yüzünden olmadı. Wikileaks malumun ilanıydı.
·         Bütün devrimlerde iletişim başroldedir. Her devrin kendine özgü iletişim sistemi ile olur. Ancak harekete geçecek bir halk yoksa elbette devrim olmaz.
·         Memetik etki, viral yayım etkisi göz ardı edilemez sosyal medyanın.
·         27 Ocak 2011 gecesi Mısır hükümeti tüm internet ve cep telefonu iletişimini kesti. Bu bir ilktir.
·         Muhalefet iletişimle olur. İletişim devrimin temellerinden biridir.

Serdar CEVHER / Bilgi Üniversitesi sözlüğü “santralsozluk” kurucusu
·         Facebook’ta 430, Twitter ise 140 karakter ile sınırlı. Ayrıca akışkan sistemler. Yani bir yazdığınızı bulmanız zor. Oysa sözlükte başlığı yazıp erişebiliyorsunuz. Kalıcı, defalarca erişebiliyorsunuz yazdıklarınıza.
·         Görsel ve videonun olmaması metne odaklanmayı sağlıyor. Yazmaya teşvik ediyor. Derinlemesine tartışmaya olanak veriyor.

3.    Sosyal Medyanın Karanlık Yüzü / Av. Başak Purut (Ekşisozluk’un avukatı-kanzuk), Av. Ceyda Cimilli Akaydın ve Av. Gökhan Ahi
·         Fake Hesap: Hocalar için öğrencilerin aldığı hesaplar, erkek arkadaş intikamı, dolandırıcılık eylemleri (sohbet sırasında özel bilgilerinizi alıyorlar)
·         Bir şirket adına kadın ticareti yapan bir site açmışlardı. Hakaret yok, pornografi yok. Ciddi bir ticari kayıpla, çok yoğun uğraşlar vererek o siteyi kaldırttırabildiler. Çünkü şirketlerin adı google’da aratılıyor. O dönemde yatırım bile yapamadılar.
·         Eski Türkiye Güzeli adına hesap açıp para/hediye isteyenler, bu yolla dolandıranlar var.
·          Arayan biri “Ben evlieşşek” bana hakaret edildi, yasal yollarla hakkımı aramak istiyorum” diyor. Artık sadece kişilere hakaret yok. “Avatar Hakları” (nick name, takma isim hakları) yeni yeni gündeme girmeye başladı. Ekşisozluk yazarı “Avasas”a hakaret eden Yenişafak gazetesi yazarının davası halen sürüyor.
·         Twitter’da RT (Retweet) yaparken dikkat edin. Suça iştirak etmiş ve suça konu ifadeyi yaymış olduğunuzdan ceza alabilirsiniz.

4.    Sosyal Medya ve Spor: Fırsat mı Tehlike mi? / Fırat İşbecer (verkac.org, Pozitron), Bağış Erten (Eurosport), Bülent  Timurlenk (Sabah), Caner Eler (Eurosport, Radikal), Burcu Esmersoy (Ntvspor)
Bülent Timurlenk
·         Gazetecilik herkesin sabah yataktan kalkınca yapabileceğine inandığı ama sadece yapabilenlere para ödenen meslektir.
·         Türkiye’de Tanju Çolak için bir tane site yok.
·         Bir sitenin çok tıkanması onun geçmiş arşiviyle alakalıdır.
·         Spor medyası sadece spor yazarlarından ya da maçı değerlendiren adamlardan oluşmuyor. Kış sporlarını değerlendirecek doğru düzgün editör yok.
·         Herkes spor yazarlığı peşindeyse çok fazla insan hayal kırıklığı yaşayacaktır.
·         Gazetelerin insan kaynakları eklerinde “gazeteci”, “editör” aranıyor ilanı bulamazsın. Bu biraz daha staj döngüsüyle alaylılıkla işleyen bir meslek.
Caner Eler
·         Bisikletçilerle ilgili bilgi alabilmek için twitter kullanıcısı oldum. Özel bilgilerini paylaşıyorlar. Bilgiye ulaşmak eskiden çok zordu. Basın açıklaması yerine sosyal medyayı kullanıyorlar.
·         Zararlı olduğu yanlarda var: Sporcuların müsabakadan hemen önce tweet yazması bahis ve spekülasyon açısından eleştiriliyor. “Bacağım çekiyor.” yazıyor. Bütün bahisler değişiyor.
·         Twitter’ı kullanan iletişim gücü yüksek Türk sporcu yok.

          Bağış Erten
·         Kolin Kazım’ın tweet yazması yasak. Gecenin bir yarısı yazınca, taraftar tweet yazıp uyarıyor. “Yarın maç var, yat.” diyorlar. Vatandaş haddini bildirme yarışına girince hesaplarını kapatan sporcular oldu.
·         Türkiye’de spor yazarlığı takım yazarlığına dönmüş durumda. Hem böyle, hem de “taraflı yazıyor” diyorlar.

          Fırat İşbecer
·         Spor kulüpleri sosyal medyayı daha çok savunma amaçlı kullanıyor. Daha resmi duruyorlar. Eğer taraftarla angajmana geçerlerse kontrol elden gidebilir. Bu nedenle temkinliler.

         Burcu Esmersoy
·         Kendimi medya maymunu olarak tanımlayabiliyordum. Şimdi de sosyal medya maymunuyum. Kendimi de eleştiriyorum.
·         Ekşisozluk nickinin ardına saklanan ödlekler topluluğu. Sinan Güler isimli eski bir tanıdığım orada gerçek dışı şeyler yazdı.
·         Twitter’la sporcular sanki size kahvaltıda ne yediklerini yazacak kadar yakın geliyor.
·         Bazen sizi ne kadar çok kişinin takip ettiğini unutabiliyorsunuz.

5.    Sosyal Medya Gazeteciliği Öldürüyor mu? Prof.Dr. Haluk Şahin, Yrd.Doç.Dr Okan Tanşu ve Serhat Ayan
Prof. Dr. Haluk Şahin (IPAD’la gelerek herkesi şaşırttı)
·         Eflatun’un yazının kullanılmasından sonraki eleştirilerini unutmayalım.
·         Düşünsel derinlikten yazı nedeniyle mahrum kalınacağını söylerdi Eflatun.
·         Bir dönem televizyonun ne kadar yüzeysel düşünmeye sebep olduğu söylendi.
·         Şimdi de sosyal medyanın yüzeysel olduğu ve kafa dağınıklığına neden olduğu söyleniyor.
·         Fax çıktığı zaman da gazetenin yok olacağı söyleniyordu.
·         Gazete kendisi computirize oldu. Yani gazetecilik teknolojiden yararlandı.
·         Ancak internet hesapta yoktu. Destek ilişkisi rekabet ilişkisine dönüşüyor eleştirileri ortaya çıktı.
·         İletişim tarihine baktığımızda yeni bir teknoloji ortaya çıktığında başlangıçta şok yaşanıyor, sonra iş bölümü yapılıyordu.
·         Ama bu kez durum şüpheli. Yazılı gazetenin son 20-25 yılına girdiği söyleniyor.
·         Türkiye’de son basılı gazetenin 2036 yılında çıkması bekleniyor. Bu ölümü kabul etmemek zor.
·         Öğrencilerin büyük bölümü gazetesiz yaşıyor.
·         Yabancı arkadaşlarıma türkiye’de yeni bir gazete çıktı dediğimde (Habertürk) şoke oldular.
·         4.5 milyonluk gazete tirajına baktığınızda bunun hormonlu olduğunu görüyorsunuz.
·         Önemli bir kısmı dağıtılıyor gazetelerin.
·         Milliyet gazetesinin 17 tane promosyonu var.
·         Zaman’ın bayii satışı 20-22 bin… Geri kalanı dağıtılıyor.
·         Hiç para vererek Radikal almadım ama Radikal’siz kalmadım. Orada burada dağıtılıyor.
·         Gazetelerin büyük bir kısmı para kazanmıyorlar.
·         Sadece gazetelerde değil, televizyon kanallarında da fragmantasyon yaşanıyor. Onlar da sosyal medya ile yardımlaşmaya soyunuyor.
·         Günümüzde gazete yöneticisinin görevlerinden biri de “sosyal medyayı nasıl kullanırım?” diye düşünmek olmalıdır.
·         Soru şu: “discussion and deliberation” bu ortamda gerçeklebilir mi? Gerçekleşemez mi? Sosyal medya ile ilgili ütopik heyecan başka bir şey ama eleştirel vasfımızı da bırakmayalım. Her şeyin bireysel iletişime indirgendiği bir dönemde temsili demokrasi olabilir mi?